Teatro

yüklənir...

TEATRO

TEATRO

sənət portalı

post-title

Talgat Temenov - BİN ile BİR...

 

Yazarı: TALGAT TEMENOV

Türkiye Türkçesine aktaran: Gulzada Temenova

Bu eserin telif hakkı Talgat Temenov’a aittir.



 

 «BİN ile BİR...» 

(Kalabalık ve Yalnızlık)

 

İki perdelik trajedi 

 

(Muhtar Auezov’un eserlerine dayanılarak kaleme alınmıştır)

 

Oyuncular:

Çocuk Abay (Telgara)

Genç (yetişkin) Abay

Abay

Kunanbay

Ulcan

Zere

Togcan

Aygerim

Abiş

Magış

Baytas

Böjey

Kodar

Kamka

Danabike

Jetpis

Konısbay

Baysal

Abız/ Kâhin

Aydar

Acar

Orazbay

Ötegeldi

Devlet memuru/İdareci

İlçe valisi (şefi)

Sergey Petroviç: kütüphaneci 

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin 

Tatyana

Karatay

Maybasar

Doğunun 7 bilgini (uleması):

1. Muhammed İbn Süleyman Fuzûlî  

2. Ebu Ali İbn-i Sina 

3. Ömer Hayyam 

4. Ebül-Hasan Rudaki 

5. Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed El Kaşgari

6. Ebû Nasr Muhammed bin Muhammed bin Tarhan bin Uzluğ el-Fârâbî  

7. Konfüçyüs

 

  1. Sahnede kalabalık var: Çocuklar, gençler, delikanlılar, yetişkinler, kadınlar, yengeler. 





 

1. PERDE

  1. SAHNE

 

Kunanbay: Kodar ahlaksızının yaptığı, yabancının önünde beni küçük düşürmesi bu halka, sonuç olarak da hepimize sürülmüş bir kara lekedir. Şurada oturan sizlere de kara lekedir! Bu utanç ölümden daha kötüdür. Bugüne dek görülmemiş böyle bir ahlaksızlığa da bugüne dek görülmemiş bir ceza vermek gerekir!

 

Abay: Nihayet ulaştım ya, ulaştım...Ben seni çok özledim Cengizdağ! Özledim Kaskabulak! Kokuna kurban olduğum, doğduğum topraklarım! Bacasının dumanını bile özlermişsin yaaa!

 

1 çocuk Şehirdekiler!

2 çocuk Şehirdekiler geliyorlar!

3 çocuk Abay! Şu Abay, şu gelen Abay ya, ah kurban olduğum! Canım ya, şu Telgara’ya bak...

4 çocuk Abaylar geliyor.

Sesler: Nerede?

Kadınlar: Nereye ulaşmışlar?

5 çocuk: İşte! İşte, şurda, neredeyse geldiler...

Genç kadınlar: Hakikaten, bunlar Telgaralar... İşte...

Sesler: Evet... evet... Telgara 

8 çocuk: Anneme haber vereyim...

9 çocuk: Nineme haber vereyim...!

10 çocuk: Müjde! Müjde!

 

Ulcan, Zere başta olmak üzere toplanan kocakarılar (yaşlı kadınlar) da bu sırada ortaya çıkıyorlar.

Başka bir melodi başladığı sırada: 

 

Аbay: Аnne! Аnne!  (10 – 11 yaşlarındaki çocuk Abay at arabasının üzerinden atlayarak inmiş ve koşarak annesine yönelir... Çocuk koşarak gelip annesine sarıldığında annesi yavaşça onu elinden iter). 

 

Ulcan: Oğlum! Şurada baban... baban duruyor... Önce onun yanına git.

 

Sahneye 40’lı yaşlarında olan Kunanbay ve onun liderliğindeki ülkenin yönetimini üstlenen adamlar çıkıyorlar. O, tek gözlü kaba sakallı soğuk bakışlı bir adamdır. Tek gözünün kıyısıyla da olsa o, her şeyi dikkatlice izlemektedir.  

 

Abay: Baba! Selamünaleyküm baba! 

 

Kunanbay: Sağ salim ulaştın mı, evlâdım! (Kunanbay evlâdına sarılıp, bağrına basar. Baytas ile Cumabay at arabasından inmek üzereyken sağ koluyla işaret etti: Şu ikisini hiç ciddiye bile almıyordu).

 

Kunanbay: Boyun uzamış,  epey de büyümüşsün, oğlum. Molla oldun mu? (demişti o, oğluna eleştirel bir gözle bakarak).

 

Аbay: Allah’a şükür baba, derslerim sona ermese de, Hazretlerimden (hocamdan) izin alıp döndüm. 

 

Bu arada Baytas boynuna astığı torbadan bir mektup çıkartıp Kunanbay’a uzatır.

 

Baytas: Kunanbay ağa, şu mektup Omsk’dan, sadece sizin elinize vermemi söylemişlerdi. 

 

Kunanbay:  Neymiş o?

 

Baytas: Kendisi okusun dedi.

 

Kunanbay: Kim verdi bunu? 

 

Baytas: Bana tercüman Kayrolla verdi. 

 

Kunanbay mektubu alıp evirip çevirip bakarken Abay babasına: 

 

Аbay: Baba, izin verin! (Abay mektubu eline alarak okur).

Bay Horunci Uskenbaev! Siz, çok sayıda şikayetler dolayısıyla ifade vermek üzere çağrılıyorsunuz... Sizin adresiniz

(duraklama)

 

Kunanbay: Ne diyorlar?

 

Аbay: Şimdi baba, tercüme edeyim: Horunci Uskenbaev Kunanbay Bey! Ben, Batı Sibirya Genel Vali Vekili Korgeneral Gasford, sizin ceza davanızı soruşturması için Batı Sibirya Genel Müdürlüğü Genelkurmay Başkan Yardımcısı ve Kolej Sekreteri Gusev’e emanet ediyorum.

 

Kunanbay: Anlaşıldı... Tamam evlâdım. Haydi, şimdi de ninenin yanına git. 

 

Abay ayağa kalkıp gitmek üzereyken.

 

Kunanbay: Beklediğiniz ne olursa olsun, şu yaramazdan bekleyin... “Beni kimse geçemez derdim. Bende olan sana da geçmişmiş. Sıradan bir sudur dediğim, taş bulak suyumuş meğer”. 

 

Abay ninesinin yanına yaklaşırken ... 

 

Zere: Seni haylaz, ilk önce bana gelmeyip babanın yanına mı gittin? Kuzucuğummm, Abay’ım, canımmm benimmm!

 

Аykız: Tüh, yaramaz kadınlar, salyalayıp çocuğumuzun yüzünde öpecek yer bırakmadılar ya. Ninene git, ninene! 

 

Zere: Ne diyorsunuz?

 

Аbay: Kulağına ne olmuş? Neden duymuyorsun? Tedavi edilse iyileşir mi?

 

Aykız: Üfürdüklerinde bazen açılıveriyor.

 

Zere: Evet, evet, senin geleceğini duyduğumdan beri gözlerime uyku girmiyordu hiç. 

 

Çeşitli sesler: Üfürsün... Üfürsün, torunu üfürüversin...

 

Abay ninesini şımararak okşadı ve bir molla gibi oturarak ona bir şeyler fısıldadı.

 

Аbay: Yüzü ravşan, gözü gauhar,

Lagildek bet üşi ahmar,

Tamağı kardan hem bihtar...

Süleyman, Yamşid, İskender,

Ala almas barşa mülkiga

Süüff-süüff-süüff!

Nasıl, kulakların açıldı mı?

 

Zere: Ne diyorsun? 

 

Аbay: Kulakların açıldı mı diyorum? 

Aykız: Açıldı, açıldı, ninesinin kulağı açıldı. 

 

Zere: Gözümün nuru! Telkaram! Sen dünyaya gelince benim dualarım bile değişmişti. Senin için dualar ederek hep iyi olmanı dilemekteyim. Ben seni rüyamda gördüm Abay’ım. Seni düşündüğümde benim kalbim bir başka atar, dilim tutulur, konuşacak söz bulamam... Göz değer, söz değer diye düşünürüm, fakat tek dileğim sen iyi ol, yavrum, nurum benim, senin ışığın hiçbir zaman sönmesin.

 

Ulcan: Oğlum, sen sadece mollanın öğretilerini okumuş gibi değilsin. Sen büyümüşsün! Allah nazarlardan korusun yavrum, bütün kalbim seninle, Abay’ım!

 

Аbay: Evet, anne, sadece gözüm değil, gönlüm de aydınlandı.  Ben oralarda birçok arkadaş edindim, artık onlar benim güvenilir yoldaşlarım sayılır.

 

Kunanbay: Aradığım şahinim, beklediğim tulparım, gelmişsin demek, Telkaram!

 

 (Bir an için farklı bir melodi çalınmaya başlar. Arapça mı, Farsça mı? Yoksa bir Hint melodisi mi? İşte, sonuçta, doğunun büyülü bir melodisi geniş sahneyi doldurmaktadır. Işık sadece çocuk Abay’ın üzerine düşmektedir. Ardından sahnedeki ışık biraz kararır ve ortada doğunun yedi ulemasının (bilgini) ana hatları görünür).

 

Abay başını tutuyor. Ne hayal ne de gerçek. Çocuk Abay’ın aklındakilerin gerçek mi, yoksa bir rüya mı olduğu bilinmiyor. Abay iki eliyle başını tutarak dönüp duruyor. Bütün alem, bütün dünya, tek ve eşsiz olan Abay’ın tüm düşüncelerini alt üst etmiş gibiydi.  

 

Muhammed İbn Süleyman Fuzûlî: 

     Ömür, gemidir, yüzebilirim demeyin,

İyilikten yapılmazsa geminiz.

Bu dünyada bırakmayalım kötülük,

Sadece iyilik, başıdır o her şeyin.

 

Ebû Nasr Muhammed bin Muhammed bin Tarhan bin Uzluğ el-Fârâbî : (Bu sırada ikinci bir ulema Abay’a yaklaşmış, çocuk Abay ona dikkatle bakmıştı). Felsefenin en önemli başarılarından biri, akıl doktrinidir. Ben, varoluşun en önemli ve ilk sırasında Allah’ın bulunduğunu düşünüyorum. İkinci sırada, gök cisimleri. Varoluşun üçüncü aşaması, faal akıl (fiil halinde olan akıl) ve buna karşılık gelen “ayın altındaki dünya” dır. Varoluşun dördüncü aşaması, insan ruhudur. Beşinci ve en alt sırada biçim ve madde vardır. Bu ise dünyanın ebedi düzenini bozar.

 

Ebu Ali İbn-i Sina: el-Fârâbî  haklıdır, oğlum. İnsan öteki dünyaya giderken tek bir düşünceyle ayrılır. O, hiçbir şey anlamadan ve bilmeden gelip geçer. Bu, hakikattir. 

 

Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed El Kaşgari: Cenâb-ı Hakk Türkleri çağımızın hakanları yaptı,  dünyaya hükmetmenin dizginlerini onların eline verdi. 

 

Аbay: Bu, “Divânü Lugât’it-Türk” eserinden değil mi?  

Bu eser, büyük Türk bilim adamı Mahmud Kaşgari tarafından yazılmıştır.

 

Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed El Kaşgari: Doğru söylüyorsun Abay! Sen benim eserlerimi unutmamışsın.

 

(Müzik başka bir melodiye, Çin halk müziğine değişir).

 

Аbay: Konfüçyüs, gelen sen misin?  

 

Konfüçyüs: Evet, Abay! Yarın yönetime geçtiğinde aklında bulunsun, öncelikle halkı çok adil biçimde yönetmek gerekir, acımasız (zalim) değil, sert (talepkar) olmak gerekir. İkinci olarak doğayı, ülkeni, toprağını, memleketinin gökyüzünü sevmen gerek, vatanının bulutları bile farklı hareket eder. Üçüncüsü, ülkenin gelenek göreneklerine, diline ve zihniyetine saygı duymak ve onları gözünüzün bebeği olarak korumaktır. Gelenek göreneklerini, dilini ve zihniyetini kaybeden millet, memleket olarak da var olmayacak, yok olup gidecek. 

 

Аbay: Rudaki, bu sen misin? 

 

Rudaki: Nefsine teslim olmazsan, sen iyisin,

Kusurlu kişiyi ayıplamazsan, sen iyisin.

Düşeni yumruklamak bir başarı mı?

Düşene destek olsan, sen iyisin.

 

Ömer Hayyam: 

Umudum yok doğruluğundan yolumun,

Yanlışlardan yüreğimdeki kurtarmaz.

 

Аbay: Uyumak yerine şarap içsem keder dolu,

Ebedi uyku hiç kimseyi kurtarmaz.

Ömer Hayyam, ben seni yanıltmış gibi olmayayım, ancak insanlar savaşçının şairliğinin şaraptan geldiğini düşünür. Hayır Ömer, senin harika bir matematikçi, gökyüzünü inceleyen bir astronom olduğunu bazıları biliyorken çoğu ise bilmiyor. 

 

Ömer Hayyam: Abaycığım, biz buralardayız... Sen yol yorgunusundur. Dinlen, nefeslen. Önünde uzun bir yolculuk var! Biz yine geliriz!

 

Bütün bunlar Abay'ın düşüncelerine gelip gitmiş gibi görünüyordu. Abay başını tutmuş ve sessizce olduğu yerde kala kalmıştı.

(Işık sönüp sahne döndüğünde uzaktan görünen mezar, taze mezarın başında yaşı altmışlardaki koca cüsseli Kodar ile rüzgar estikçe sallanan taze dal gibi narin, karalar içindeki yüreği yaralı gelini Kamka oturuyorlar). 

 

Kodar:  Yalnızım, ışığım! Senden önce ben ölmek istemiştim... Bundan böyle neyi umut edeyim? Bomboş bir hayatta kim bana destek olacak? Ben ne yazdım yaradana? 

 

Kamka:  Kutcan! Allah’ın kaderime yazdığı kıymetlim! Bir sene oldu, her gün geliyorum mezarının başına... Hep rüyalarımdan çıkmıyorsun... Bugün de öyle, eskiden olduğu gibi beni şımartarak “Kamkacığım, üzülme” dedin mi? Sen gideli güneşim sönmüş, gecem simsiyah karanlığa büründü... 

 

 (Kodar mırıldanarak bildiği Kuran ayetlerini okumaya başladı. Bu sırada dizginlerini çiğneyen atlarından aceleyle inip adım adım yaklaşan, soğuk yüzlü, ellerinde sopaları olan beş adam sahneye koşarak çıkarlar. Kodar elini yüzüne sürüp duasını tamamlayınca onlara doğru döner).

 

Kodar: Hayırdır, bir şey oldu evlâdım? 

 

1. Adam: İdareciler sizi çağırıyor. Şu Karaşokı’da halkın önde gelenleri toplanmış, sizi bekliyorlar!

 

Kodar: (dikkatle bakarak) Önde gelenlerin kimdir? İdarecin kimdir? 

 

2. Adam: İdareci, başçavuş Maybasar, yönetici ise Kunanbay’dır. Şu gelininle seni sorguya çağırıyorlar. Kalkın, gidiyoruz!

 

Kamka: Allah yüzünüze bakmasın. Bu da kim güç gösteren?

 

Kodar: Aman Allah’ım! Biz ne yazmıştık sana... 

 

Koca cüsseli beş adam Kodar ile Kamka’ya saldırarak döverek ellerini ayaklarını bağlamaya başlarlar.

Karanlık. Sahne dönüyor.

Karaşokı’nın başında. Toplanan kalabalık ve ortada Kunanbay başta olmak üzere bütün herkes yanıbaşındaydı. 

Kodar ile Kamka elleri ve ayakları bağlı halde sahneye getiriliyorlar. İkisinin de yüzü gözü, her yanı kan içinde. 

 

Kodar: Hey, Kunanbay! Bana Allah’ın çektirdiğini az mı buldun? Bu yaptığın da nedir böyle?

 

Etraftan sesler:

 -Lafını geri al!

- Kes! 

- Kapa çeneni. 

 

Kodar: Hey, Kunanbay! Halkın önünde beni rezil edip aşağılayarak şu kör gözünün acısını benden mi çıkarmayı düşünüyorsun?  

Kamka: Hey, kardeşler! Bizim suçumuz neymiş? Bize ne yapacaksınız? Söyleyin de sonra öldürün öldürecekseniz.

 

Kunanbay: Susturun! Yok edin şunu! 

 

Maybasar: Heey, kartlaşmış köpek! 

 

Toplanan kalabalık gürültü koparır, ortalık karışmaya başlar.

 

Kodar: Evet, ben bir köpeksem, sizler de birer köpeksiniz. Saldırırsınız! Parçalarsınız, sonra da yersiniz... Suçlu muyum, suçsuz muyum, bir araştırsaydınız ya! Sizi kana susamış yüzü karalar.

 

4-5 adam ikisinin başına çuvalı geçirverip bağlarlar.

 

Kunanbay: Evet, kardeşlerim! Bu sert ve beklenmedik bir hükümdür, fakat oğlu öldükten sonra dul kalan gelininin koynuna girip sonunda onu kimsesiz bir kışlağa alıp götürüp ona sahip olan şu itin suçu nasıl temize çıkarılabilir ki? Onlardan örnek alıp böyle kepazeliklere varacak olan gençlerle kızlara kim yasak koyabilecek. Kaynatası ile gelininin arasındaki kıymetli (kutsal) saygıyı zinaya çeviren Kodar ile Kamka’yı hangi mahkeme temize çıkarabilir ki? Eğer böyle zorbalığa (başıboş davranışlara) hüküm verilmezse, Kazak toplumu yoldan çıkıp arından onurundan ayrılmaz mı? Böyle bir şerefsizliğe verilen hüküm, (kirliliğin kınanması), gelecek nesillere bir uyarıdır. En önemlisi, bu milletin namusunu korumaktır. Bu yüzden biz, şeriatın hükmüne sığındık.

Şurda duran devenin üzerine asın!

 

Sert esen rüzgar gibi müzik gittikçe yükseliyor. Kodar ile gelinini devenin iki yanına yüklediler ve “Höp”diye, deveyi yerinden kaldırdılar. Müzik sesi gittikçe yükseliyor, Kodar ile Kamka’yı astıklarında birileri ağlıyor, birileri haykırıyor, birileri memnun olmaktaydı… Millet biraz sakinleşmeye başladığında…

 

Kunanbay: Dinleyin beni kardeşlerim! Şu kafirden kendi ruhumuzu temize çıkartmak için kırk boydan kırk kişi taş atsın... Bu, şeriat emridir! Atın taşlarınızı!

 

Çeşitli sesler: Çok doğru...

Kunanbay’ınki doğru... 

Yüzsüz

Arsızlar

Onlar cehennemliktir. 

 

Kunanbay: Bu, sonraki nesillerimizin yüz kızartıcı illete/ayıba maruz kalmamasını sağlamak için yapılan katı ve adil bir çözümdür/harekettir.

 

İnsanlar ellerine taşları alıp Kodar ve Kamka’yı taşlamaya başlar. Bu sırada, 

 

“Durun! Yapmayın!” diyen Abay ile arkadaşı sahneye çıkarlar. Abay başını ellerinin arasına alıp gördüğü bu manzaradan midesi bulanmış, perişan hale düşer. Sahne yavaş yavaş kararır. Sahnede sadece Abay kalır. Kasım ayının sert soğuğu ile esen soğuk rüzgar gibi müzik eşliğinde Abay kouşmaya başlar. 

 

Abay: Baba! Baba, bu yaptığın da nedir, bu nasıl bir felaket! Bu nasıl bir rezalettir! Baba! Uzaklardan at koşturup geldiğimde göreceğim şey bu muydu? Adalet nerde babacığım! Baba yolu bu mudur!

 

 (Müzik sesi gittikçe yükseliyor. Abay'ın aklında milyonlarca soru, milyonlarca ışık yanıp söner gibiydi. Çocuk Abay bir anda zamanından önce olgunlaşmış, büyümüş gibiydi. Işıklar tekrar yandığında Abay artık olgun bir adama dönüşmüş, sesi değişmiş, farklı bir yerde bulunmaktaydı. O artık aklını başına toplamış Abay, değişmiş Abay, ilk kez yüreği param parça olmuş Abay idi...).

 

2 PERDE

 

Abay: Yüreğimi kana buladı,

Geçmiş insan, ölmüş ruh.

Bilgelik arayışında,

Her şeyi dener çaresiz.

Hiç birini bulamadan,

Şimdi de düşündüren.

Tüm vücudu zehirledi,

Hepsi aldatmaca ve yalan.

Başına gelince farkettin,

Hepsinden yüz çevirdin.

Var mı daha diyeceğin,

İnanıyorsan, şimdi inan.

(Müzik biraz yavaşladığında Abay'ın başını kucaklayan Ulcan).

 

Abay: Anne, anneciğim! Benim göreceğim şey bu muydu... Benim beklediğim şey böyle miydi...

 

Ulcan: Abay! Kuzum! Senin hayatın daha yeni başlıyor... Sadece biraz sabret yavrum benim! Sabrın senin arkadaşın olsun. Bu hayatta yaşayacakların gündüz ile gece gibi hepsi çıkar önünden...

 

Gece. Sanki uzaklarda yanan bir ateş, ayın altında salıncak sallanıp şarkı söyleyen bir kızla delikanlı üzerinde özel bir etki yaratmış gibiydi. Gökyüzündeki yuvarlak ay da bu gece adeta kendinden geçmiş ve kızla delikanlıya duygu dolu anlar yaşatmakta gibiydi. Hatta, her zamanki havlayan köy köpekleri bile bugün sessizliğe bürünmüş gibidir... Hoş kızın, güzel kızın gülüşü gecenin ortasında kevser bulağının sesine karışıp yankılanmaktaydı. Salıncağın başındaki melodik ezgi gökyüzünde geziniyor, yedi kardeşlere, yedi güzele, ülker yıldızı arayışında gökyüzüne doğru ilerliyormuş gibi görünüyor. Bu kaygısız misafir, Kazak milletinin göğüdür. Uzaklardan yaklaşan göl üzerindeki kayıktan Abay ile Erbol iniyorlar.

 

Abay: Merhaba kardeşlerim!

 

Erbol: Görmeyeli aradan çok aylar geçti yenge.

 

Yenge: Hoş geldin Abay ağabey! Bizimle beraber şarkı söyleyin, gruba katılın!

(Sahnede Abay’ın şarkısı “Gözümün karası” (Gözümün nuru) söylenmektedir. Abay Togcan ile başbaşa kalıyorlar).

Gözümün karası,

Gönlümün sunası,

Bitmez ki içimde,

Bu aşkın yarası.

Şarkı sona ererken 

 

Abay: Togсan, tüm niyetim, tüm kalbim sadece bir kişi için, sizin için adanmıştır... Dikkate aldınız mı unuttunuz mu bilmiyorum... fakat yine de size şarkımı göndermiştim. Kalp atışım şimdi artık değişmiştir. Yalnız kalp ikizini hem arıyor hem özlüyor... Huzur kapım bir tek siz olun diledim.

 

Togcan: : Duydum Abay ağabey. İltifat etmeden olur mu... Şiiriniz pek güzelmiş. Duydum da sevindim, sevindim de rahatladım. Şiiriniz pek güzel. Ruhuma yakın, canıma sıcaklık veren sırlarla dolu serap gibidir...  Büyüleyici derecede güzel bir esermiş...

 

Аbay: Ben şair değildim... Beni şair yapan sizsiniz, Togcan! Siz bir görüşten benim aklımı başımdan aldınız. O zamandan beri sizi bir an olsun unutmuş değilim. Kadın erkeğe bakarak kendine çeki düzen verir, erkekse kadına bakarak düşüncelerini değiştirir, olgunlaşır. Ben değiştiysem Toğcanım, o da sizin sayenizdedir. Sanki dar göğsümü tekmeleyip satırlara dökülüyormuş gibidir... Bu geniş dünyaya bağırarak şarkı söylemek istiyorum. Haykırmak istiyorum. Bütün bunlar sadece sizin içindir Toğcan. Adınız da, sanınız da güzel, aykız!  Sizi gördüğümde bütün ruhumu sevinç kaplıyor ve mutlu oluyorum. Adın bile ne azizdi Togcancığım! 

 

Тogcan: Unutmadım diyorsunuz... Fakat o günden beri hiç uğramaz oldunuz. Oysa ben, Abay ağabey, hep bir haber bekledim sizden! Geldiniz ve gittiniz... Ben uyurken uyandırdınız, uyandırıp ürküttünüz beni... Haberiniz bile olmadı. Üzgün ​​olup olmadığımı bile anlayamadım. Gülemedim, bilemedim sırrınızı.

 

Аbay: Nasıl gelebilirdim kalemkaşlım? Memleketteki durumdan haberdarsınız. Bir kere bile görmeye hasret kalmış değil miyiz?

 

Тоgcan: Ben sizi bir kere gördüm. Geçen sene sonbaharda. Göç sırasında gördüm... Farkettiniz mi, bilmiyorum. Uyumadan önce kimseye söylemediğim bir tek dileğim, sizi görebilmekti. Dileğimi mi gerçekleştirdi, bilemem, geçen sefer sizi arkanızdan da olsa bir görebildim. 

 

Abay: Togcan, haklısınız, ne güzel söylediniz. Ben o sırada neredeyse, “Durur musun, azıcık bekler misin” diyecektim, fakat kendimi zor tuttum… Görmez, görse de gözmezden gelir diye düşünmüştüm… Togcan, sizi nasıl umuturum… Işığım… 

 

Тogcan: Abay ağabey! Kaderin bizim için ne yazdığını bilmiyorum... Bildiğim, tüm hayatım boyunca sizin iyiliğinizi dileyeceğim...

 

Аbay: İyi dilekleriniz için minnettarım Togcan! Ben, dili tutulmuş bir zavallının biriyim! Ben herkesin karşısında bülbül gibi öterken, seni gördüğümde söyleyecek bir şey bulamıyor, dilim tutuluveriyor.  

 

Тogcan: Gerçekten mi Abay ağabey!   

 

Аbay: Aşığın dili, suskun dil,

Gözle gör, sezgiyle bil.

Seven gençler hata yapmaz,

İster inan, istersen gül.

 

Тоgcan: Haklısınız Abay ağabey! Ancak, kadınlara pek söz düşmez. Ben de kafesteki bir serçe gibiyim...

 

Аbay: Endişelenme güzelim! Bana da pek söz düşmez! 

 

Тogcan: Evet, Abay ağabey! Biz öyle şanssız/çaresiz insanlardan olduk işte... Ben Tobıktı’nın Toktamış’ıyla sözlendirilmiş biriyim... Atalarımın yolu, onur yoludur...

 

Аbay: Ah Togcan, kevser bulağının berrağı gibi değerlim benim! Kendinin de benim de durumumu ortaya koydun. Kader bizi bir araya getirmedi. Yaşamımızdaki hayallerimiz ve hayatımızdaki zorluklar, bizim yolumuzun kesişmesine imkan vermedi. 

 

Тоgcan: Ben şimdilerde gözleri bağlı, ayakları köstekli kösek gibiyim. Önümde sahibim var, arkamda yurdum/memleketim var. Bekleyecek durumum yok. Ben başka kızlar gibi değilim, ailemin onurunu/haysiyetini önemseyen bir kızım. Benim başka bir seçeneğim yok Abay ağabey...

 

Аbay: Anladım, Togcan, canım. Böyle olmasaydın sen Togcan olur muydun. Artık bir kere sevmiş bulunduk, bunun geri dönüşü yok. Bana sabretmek düşer. Bu durumda, kendimize koyduğumuz yasakla birlikte hayatımız boyu ulaşamadığımız hayallerimiz de eriyip gitsin. Mezara da benimle birlikte, imanım gibi saf bir hayal olarak girsin. Aşığınım ve o aşık halimle gözyaşlarımı içime akıtarak kendi yoluma giderim canım! Elveda, ışığım benim!

 

Тоgcan: Hoşçakalın Abay ğabey! 

(Şarkı söylenir. Koro).

 

Аbay: Selam verdim, ey  kalem kaş,

Sana kurban can ile baş.

Düşünüp özlersem seni,

Akar gözden ılık yaş.

 

Senden üstün biri doğmaz,

Doğsa bile üstün demem.

Ben ki senden başkasına

Bu aşkımı söyleyemem.



 

3 SAHNE

 

Karanlık. Işıklar yandığında dağdaki mağaradan çıkan eski bir kopuzun kederli sesi bir baykuş sesi gibi acı acı duyulur. Ak sakalları göğsüne kadar inmiş bir ihtiyar kopuz çalıyor. Gözleri kapalı. 

 

Kâhin: Kuyruğu yok, yelesi yok,

Kulan nasıl hayatta kalır?

Ayağı yok, kolu yok,

Yılan nasıl hayatta kalır?

Güdecek bir yeri yok, engeli yok,

Adam nasıl hayatta kalır!

Hepinizin ruhu yok,

Halkım nasıl ayakta kalır?

Bu zaman nasıl bir zaman?

Güçlü için var zaman,

Güçsüz için dar zaman.

Zor zamanın işareti:

İyiler, canından bezmiş,

Kötüler, malından bezmiş.

İşte budur kötü zaman.

Kötülüğünün işareti:

Birbirlerini çekemeyen,

Kendi halinde yaşamayan,

İşte budur kötü zaman.

 

Abay: Zaman nasıl düzelsin,

İnsan nasıl sevinsin?

İsmimi insan koyunca,

Nasıl nadan olayım?

Halkım nadan olunca,

Nerede huzur bulayım...

 

Abız/ Kâhin: Ah, ah, bir genci hep bu şekilde görebilsem keşke... Ülkemin insanlarının dillerine destan olan Abay’ım sen misin acaba?    

 

Abay: Evet, ben o çocuğum, büyüğüm!

 

Bu sırada sahne arkasından “Abay”, “Abay” diyen sesler duyulur.

 

Orazbay: Abay! Nerdesin?.. Abay!

 

Abay: Issız yerlerde ne diye bağırıyorsun, ne oldu sana, Orazbay?

 

Orazbay: Memleketin serserisi sana gelip sığınmış. Kala kala memleketi birbirine katan serseriyi mi buldun?

 

Abay: Memleket kimdir? Memleket sen miydin? Memleket sen isen memleketin oğluna acırdın biraz olsun?

 

Orazbay. Dur dur! Bizim yerimiz ayrı, onlar gibi yalnız olanların yeri ayrıdır demek!

 

Abay: Düğme kadar bir elmas, deve kadar bir taştan daha değerlidir. Korkağın/uyuşuğun bini olsun, neye yarar? Benim değil, halkın içinden birinin olsun, fakat yeteneği olan kahraman biri doğsun. Aklınız başınızda olsaydı Aydar’ın aradığınız adam olduğunu anlardınız zaten.

 

Orazbay. Hey, Abay, atalarının gösterdiği yoldan mı çıkıyorsun?  Enlik ile Kebek’i neden unutuyorsun?

 

Abay: Hey, Orazbay, Enlik ile Kebek’i öldürdükleri gün taa şurdaki Akşokı’nın başında o zavallılardan kalan kundaktaki sabi ağlamıyor muydu? Ektiğin diken ise biçeceğin ot olmaz. Neyi miras bırakmıştı? Oğlunu köstekleyip, kızını dizginleyip kul ve köle yapıp götürmemiş miydi gencecik neslini?

 

Orazbay: Ervahların olduğu doğruysa sen lanetlenirsin Abay!

 

Abay: Şu hayatta senin ağzından hayırlı bir laf çıktığını duymadım! Ata binip zirvelere tırmanıp düşmanı niçin uzaklardan arıyorsun Orazbay! Senin düşmanların, senin içinde. O, senin nadanlığın ve cehaletindir... İyiliğinle kimi sevindirmiştin/mutlu etmiştin? Öyleyse kötülüğünle de kimi şaşırtacağını sanıyorsun? Öylece, dumanında boğulur gidersin sen...

 

Aygerim koşarak gelip Abay’ın omuzundaki cüppesini tekrar düzelterek örter. Abay’ın yüzüne bakınca bir korku sarar bedenini.

 

Aygerim: Efendim, yüzün bembeyaz olmuş. Gözlerin yuvalarından fırlayacakmış gibi açılmış. Allah’ım sen koru... Nöbet geçirmezsen iyiydi. 

 

Abay: Aygerim, bu yaşa gelene kadar seninle iyi kötü günler geçirdik, uzun bir hayatı paylaştık. Kapıştık, tartıştık, kavga da ettik, nice zorlukları da başımızdan geçirdik. 

 

(Sahneye karanlık çöküyor, derin ve güçlü akımlı dağ suyu gibi müzik de değişmiş, farkılı bir melodi çalınmaya başlar. Sahnenin baş köşesindeki  videoda, Çar’ın Beyaz ordusu, onların Kazakistan'a ilk kez adım atmaları, kendi halinde yaşayıp giden uysal halka silah doğrultarak yönetimi ele geçirdikleri anları hatırlatıyor. Çığlık atan çocuklar, ağlayan kadın sesleri. Bugün sarı bozkırın sabrı taşmış gibiydi).

 

Abay: En yakın köylere adamları gönderip haber salın. Adamlar at sırtında ve yaya olsun Oyaz'ın kaldığı eve ulaşsın (Sahne kararıyor. Keçe çadırın içinde pala bıyıklı Oyaz genç kadına şampanya ikram ediyor).

 

İlçe valisi (şefi): Bu içecekten içiniz hanımefendi. Bu köpüklü şampanya. Bunu sadece Çar’ın güzelleri içer. Beni mutlu ederseniz, sizin için birçok kapıyı açardım...

 

Genç kadın: Teşekkür ederim! Bay Oyaz! Ben Müslümanım, bunlar bizim için yabancı (haram) şeylerdir... Köpeğin sahibi varsa kurdun da tanrısı vardır. Dul isem kaderimde yazılmıştır, evde beni yetimim bekler...

 

İlçe valisi (şefi): Hey, kadın... Sizin “Oray’ın varken oyna ve gül”  dediğiniz gibi, bugün içilecek bir gün, gülünecek bir gecedir... (Bu sırada içeriye Abay girer). 

 

İlçe valisi (şefi): Kimsin sen? Seni kim çağırdı?

 

Аbay: Bağırmayınız! Ben İbrahim Kunanbayeviç. Ben toplanan halk tarafından gönderildim. Bu saçmalığı hemen kesin!

 

İlçe valisi (şefi): Аааа! İbrahim dedikleri sen miydin! Yaramaz olduğunu duymuştum. Düşüncelerin bozuk, sözlerin düşmanca... Bir saf ülkenin şairi olduğunu duymuştum ...

Аbay: Söylentiler duymuş olabilirsiniz., ama kendi gözlerinizle görmek bir başka şeydir... Sizinle anlaşılır bir dille konuşuyorum, kanunsuzluğa son verin ...

 

İlçe valisi (şefi): Sen de kimsin?

 

Аbay: Bunun hiçbir önemi yok.

 

İlçe valisi (şefi): Seni boğarım ...

 

Аbay: Atasözünüz, “Biz öneririz, Tanrı düzenler!” der.

 

İlçe valisi (şefi): Sen, sen! Sen asi, haydutmusun ya?!. Beyaz Çar’ımıza karşı mı geliyorsun!

 

Аbay: Güle güle!

(Genç kadına yönelik) Haydi yoluna! Haydi, yavrum! Altın başını bu kokuşmuş köpeğe ziyan etme!

 

Genç kadın:Teşekkür ederim ağabeyciğim!  

 

İlçe valisi (şefi): Bunun için seni yok edeceğim..

 

Аbay: Zaman gösterir. 

 

İlçe valisi (şefi): Увидешь, я тебя зокрою!

 

Аbay: Darkembay! Nerdesin! Yık evi! Parçala şu köpeğin yuvasını!

 

(Kalabalık halk kısa bir sürede o evi param parça eder... Bazıları kamçılarını sallayıp, İlçe valisine de saldırmışlardı. İleri geri koşturan kalabalık dağdan düşen çığ gibi gözlerine ilişen her şeyi parçalayıp düm düz yapıp yok etmişti. Yanan ateş, alev alan bölge... Ellerini arkasına çevirip kıçından tekmeleyen adamların ellerinde çığlık çığlığa bağıran İlçe valisinin sesi duyuluyor).

 

İlçe valisi (şefi): Кunanbayev! Seni Sibirya'ya göndereceğim.

 

(Sahne bir anlığına kararıyor ve yarı gölgeli bir ortamda Abay'la uğraşan Beyaz Çar’ın askeri plastik bir kompozisyonla gösteriliyor. Gâh yükselip gâh düşen müzik sesi Abay’ın ağlayan kalbinin atışı gibidir. Kalabalıklar beyaz gömlekli temiz insana diken gibi dizlerini batırmış, iyice küstahlaşmıştı... Üzerinde beyaz bir gömleği olan Abay hapiste oturuyor. O, tek başına. Kulağına uzaklardan bir ses duyulur).

 

Ses: Siz ülkeyi karıştıran bir holigansınız. Sizin bu yaptığınız Beyaz Çar’a karşı yapılan bir komplo/suikast girişimidir. Siz kendiniz de, sözleriniz de ve ortaklarınız da Çar’ın düşmanlarısınız. Ülke adına konuşma hakkını size kim verdi?

 

Аbay: Ben söylersem kendi sözümü söylüyorum... Ülke hakkında konuşmuyorum, cesareti olmayan bir adamın değeri beş kuruştur. Rus halkına saygı duyuyorum. Puşkin ve Lermontov’u, Krılov ile Turgenov’u Kazakça konuşturan benim. Ben böyle şahsiyetlerin manevi dostu olmaktan gurur duyuyorum. Ancak, ben senin gibi fanilerle şovenist insanlar için üzülüyorum ... Biz bağımlı olmak için Rus İmparatorluğu'na dahil olmadık. Biz saygılı ve komşu olmayı kabul ettik. Bizim ülkemizde “Hediyeye hediye, biraya bal derler”, onurumu kirletme, güçsüzümü ayaklarının altına alıp ezme derim. Biz eski bir ülkenin torunlarıyız! Bu toprak, bu göl, bu dağ. Atalarımızdan kalan mirastır. Alay ederek gülsen bile hedefime/hayallerime dokunma. Ancak o zaman iyi komşu ve saygın insanlar oluruz. Diğer şeylerin hepsini, kurbağanın vraklaması diye bilirim...

 

Ses: Lermontov'u tercüme ettiğini söylediğin, bu doğru mu?

 

Аbay: O benim en sevdiğim şairdir (duraklama).

 

Ses: Ben onu tanımaktan onur duydum. Harbiyeli birliğinde onunla birlikte okumuştum. İbrahim Kunanbayeviç! Şairlerin kaderi her zaman dramatiktir. Ben sizi görmedim. Evinize gidin.

 (Üniformalı subay elindeki kağıdı defalarca yırtmaya başladı). 

 

Аbay: Teşekkür ederim memur bey! 

 

Ses: Onur duydum. Tanrı sizi kutsasın.

Köyün dışı. Biraz ötede görünen mezar kabir hayatından haber vermektedir. Akşam saatleri. Etraftaki kag kag diyen karga sesleri bozkırın bereketini, halkın huzurunu kaçırır gibidir. Sahnede Abay, oğlu Abiş ve Magış üçü konuşarak ilerlemektedir.

 

Мagış: Bu şehre kötü bir hastalık gelmiş. Her gün etrafımızda bir sürü insan ölüyor! Böcek gibi ölüp gitmekteler. Hastalık bir ay, en fazla iki üç ay içinde azalır ve ortadan kalkar. O ağustosta havalar serinledikçe azalacaktır. Sebebini de biraz açıklayayım... Diğer birçok bulaşıcı hastalıklardaki gibi bu hastalığa da zararlı mikroplar neden olur ve yayılmasına sebep olur. Bu mikroplar sıcak havalarda çoğalır. Soğuğu sevmezler. Hava serinledikçe zayıflar ve kendi kendine ölmeye başlar! Soğuklar geldiğinde hastalık tamamen ortadan kalkar, yok olup gider.

 

Аbay: Bu cehaletin ne çaresi vardır ne de devası. Kendileri ülkeyi kapatıp kör haline getiriyorlar. İnsanların hastalıklarına çare bulmak yerine, o sorunu daha da kötüleştirenler yine kendileridir. En azından, zararınızı azaltın, davranışınızı kontrol edin, masrafınızı kısıtlayın, halkın perişan olmasına neden olmayın, dediği için hem düşman kesiliyor, hem acımasız oluyor hem de suç işlemeye hazır oluyorlar. Şimdi daha dikkatli bakarsanız, bunların sadece cahil değil, öylesine boş bir bedenden ibaret olduğunu görebilirsiniz.

 

Abiş: Baba, çok doğru söylüyorsunuz! Şu anda sadece böyle olmak gerekiyor.

 

Аbay: Kazak halkı büyük bir felaketle karşı karşıyadır. Gemiyi dalgalar savurup tüm cemaat batacak durumunda olsaydı ne olacaktı? Her çağın kendi iddiası vardır. Bu, bulaşıcı bir hastalıktır. Ona göre de cenaze, fidye, hatim, ölen kimsenin evinde yemek verme, yedisini, kırkını verme merasimleri bugünlerde tamamen farklı bir şekilde yapılmalıdır. Ve şimdilik, doğum, sünnet, kız geçirme düğünleri, dünürlük gibi kutlamaları durdurmak lazım. İnsanlar hayatta kalırsa, daha nice düğünler de yapılacaktır...

 

Abiş: Doğru diyorsun babacığım

 

Аbay: Evet, biliyorum. Bu, İbn Sina döneminden beri bilinen bir gerçektir. Salgın hastalık, kötü dert.

 

Sahnenin arkasından ağıtlar duyulmaya başladığında, Abiş ve Magış uzaklaşıyorlar.

 

 (Sahne ışıkları sönüyor).

 

Gece yarısı. Birçok yıldız gökyüzünü süslüyor. Abay’ın yüzü yanan ateşin ışığında parlıyor. Kunanbay, elindeki sopayla ara ara ateşi karıştırıyor.

 

Kunanbay: Dağdan akan nehre elinizi daldırsanız bile her gün suyunu içmediğiniz gibi, erkek adam da oğluyla her gün dertleşmez. Ben sizinle pek fazla ilgilenip sizleri eğitemedim. Ancak babanın öğretemediklerini zaman öğretir.  O iyi ya da kötü de olabilir.

 

Abay: Baba! Öyle demeyin. Siz beni kişiliğinizle, nezaketinizle, işinizle yetiştirdiniz. Daha fazla nasıl bir eğitim gereklidir.

 

Kunanbay: Unutma, oğlum. Düşmemek değil, düştüğün yerden, ağladığın yerden yarınlarına adım atabilmen önemlidir. Bunun için iman gereklidir. İmanını korumak için korkusuz bir yürek, kararlı bir gönül ve sağlam bir irade sahibi olman gerekir. Babanın oğlu insanın düşmanı, insanoğlu ise kardeşindir. Sadece kendin için çalışırsan, kendisi için otlayan hayvanlardan biri olursun. İnsanlık borcu için çalışırsan, Allah’ın sevgili kullarından biri olursun.

 

Abay: Anladım, baba... 

(Ara).

 

Kunanbay: Sessiz ol oğlum. Dünyanın en muhteşem, en güzel melodisi sessizliktir. Sessizliği anlayan ruh. büyük zirvelere yükselir. Zifiri karanlığı anlamak, siyah rengin değerini bilmek, sessizliği anlamak büyük bir yürek gerektirir.

 

Daha sonra sessizlik ortamında monologlar telâffuz edilir.

 

Dünya büyük bir göldür,

Zaman ise esen rüzgar.

Yüksek amaçlar, yüksek uçurumlardır. Onun ucuna erinmeden sürünerek yılan da çıkabilir. Hızla uçarak kartal da ulaşır.

 

Abay: Şansıyla padişah olandan, 

Aklıyla yükselen vatandaş yeğdir, 

Sakalını satan yaşlıdan,

Emeğini satan çocuk yeğdir.

      

Kunanbay: Kötü arkadaş, gölgedir,

Başına güneş gelse

Kaçıp kurtulamazsın;

Başına bulut çökse

Arayıp bulmazsın.

 

Abay: Sokrates’e zehir içiren, Jan Dark'ı ateşe veren, İsa’yı dar ağacına asan, Peygamberimize devenin dışkısını atan kimdir? Onlar, kalabalık halktır, öyleyse o kalabalığın aklı yoktur.

 

İkili uzun süre sessizce oturdu. Abay bir ara babasının omzundan kaymış cüppesini yerden kaldırdı ve Kunanbay’ın üzerine örttü. Kunanbay sessizce yerinden kalktı ve Abay’a sarılıp bağrına bastı. Daha sonra adımlayarak tepeye doğru ilerledi.  

Köyün dışı. Uzaktan keçe çadırlar gözükmektedir. Kunanbay’ın atını süren arabacı at arabasıyla sahneye çıkar.  Kunanbay ve eşi Ulcan tepeden görünürler. Bu onun Mekke’ye ziyaretidir.

 

Kunanbay: Büyük hanım, ben bir annenin tek çocuğu oldum ve küçüklüğümden beri sert/acımasız olarak yetiştim.  Gencecik yaşımda ülkenin yönetimiyle ilgilendim. Halk arasındaki tartışmalar beni erkenden yaşlandırdı. Bugünlerde orta yaşın üzerindeyim. Sen sadece ev arkadaşım değil, hayat arkadaşımdın. Uzun hayatım boyunca nerede olursam olayım, arkamdaki en büyük desteğim sendin. Birini suçlamak çok kolaydır, fakat kendi suçunu itiraf etmekten daha zor bir şey yokmuş. Kendimi, kaderi yüzüne gülen insanlardan sayardım. Şimdilerde ise hangi tepenin başında kalacağımızı kim bilebilir? Sen beni suçlayacak olsan bile, benim sana söyleyecek hiçbir şikayetim yoktur. Temiz kalbin, dürüstlüğün ve samimiyetin için çocuklarının bahtı açık olsun. Benim hayallerimi kendi hayallerin olarak gördün. 

 

Ulcan’ın nurlu açık pembe yüzünün rengi kaçmış, çok değişmişti. Dudakları da solgunlaşmış ve bütün bedenini bir titreme sarmıştı.

 

Ulcan: Efendim, babalık hayallerini gerçekleştirecek oğlun Abay olsun. Senin için de kendim için de tek istediğim budur. Böyle bir yolculuk öncesi seni suçlamak öyle dursun, nazlansam bile, bu yaptığım ancak cahillik olurdu. Sen benim ruhumu okşadın, şereflendirdin, fakat ben öyle biri değilim ki. Daha önceleri yaptıklarımı her düşündüğümde kendimin de pek çok suçum olduğunun farkındayım. Doğru mudur, yanlış mıdır, bilmiyorum efendim.

 

Kunanbay: Gençken insana yatak da, ev de ve hatta dünya bile dar gelirmiş. Oysa yaşlandıkça ve yeni çağına uyum sağladıkça, dünya da genişliyormuş. Kendin ise küçülerek etrafında daha fazla boşluk görüyor ve başkalarına da yer açmak istiyormuşsun. Günahların azalır, affın çoğalır ve soğumaya başlarmışsın. Bu ruh hali bana çoktan hakim olmuştu!

 

Kunanbay pür dikkat dinlemekteydi. Düşünceli gözlerle Ulcan’ın yüzüne “daha çok anlat” dercesine bakmaktaydı. 

Karısının söylediği şey, Kunanbay’ın tam da kendi duyguları gibiydi ve Ulcan kaşlarını kaldırıp, gözlerini kısarak yine büyük bir heyecanla konuşmasını sürdürmekteydi. 

 

Ulcan: Son zamanlardaki bu durumdan bahsetmeseydim ben de pek çok kadından biri olurdum. Ben de onların yaşadıkları tüm zorlukları kendi içimde yaşadım. Bir kadın, bir erkeğe bağrındaki yavrusu gibi yaslanarak da, uzaktan çekişerek de olsa dayanır ve yaşamını sürdürür. Bir erkekten bir kadın hem kötü hem de iyi nitelikler alır. Benim iyi yanlarım varsa, onlar sana da yabancı değildir, sende de bulunan özelliklerdir diye biliyorum. Sen olmasaydın, ben de olmazdım. Kusurum da olsa, başkası da olsa, bir yanı senden geçmiştir bana. 

 

Kunanbay: Hanım, zaman gelir geçer. Belki bazıları beni Abay’a, Abay’ı bana karşı koyarlar... Hayır, öyle değil. Abay benim en büyük desteğim, benim gücümdür. Bu yolculuktan dönmezsem, Yüce Allah’ın altın beşiğinden bir yer nasip olup geri gelmezsem aklında bulunsun.  Abay benim gerçekleşen hayalimdir... Diğer çocuklarımın yeri ayrıdır, Abay’ın yeri ayrıdır kalbimde. O benim zirvemdir. En yükseklerde parlayan yıldızımdır. Ona çok dikkat edin! Haydi, hanım, yola çıkalım. Bu göç, hayırlara vesile olsun. Benim göçümü Allah’ı biliyor. Ona doğru yöneldim. Milletin göçü... Nereye gidiyor...

 

Bir göç yol almakta, dilini bilmez,

Yaradanını tanımaz, dinini bilmez.

Bir göç yol almakta, işte böyle,

Bu yalan dünyada birini bilse, birini bilmez.

Korusa diye Allah halkımızı,

Babalarımızdan miras kalan topraklarımızı,

Kurt gibi onurlu, koyun gibi sakin, ah Kazaklar,

Birlik olmak için dökelim terimizi.

 

Kunanbay yerinden kalkıp Ulcan’a sarıldı.

 

Ulcan: Sağ salim git gel. Rüyamda oralara ev dikiyormuşsun. İyiliğe yoralım. Yolun açık olsun efendim!

 

Kunanbay: Amin! 

O arabaya bindiğinde arabacı ata “höyt” diye kamçıyı indirivermişti.  










 

  1. BÖLÜM.
  1. SAHNE.

 

Müzik çalıyor. Akşam saatleri. Kütüphane. Okuma salonunda pek fazla kimse yok... 

Salonun diğer köşesinde bıyıklarını güzelce taramış, kıvırcık saçlı ve parlak yüzlü bir memur oturmaktadır.

 

Devlet memuru: Bu nasıl bir mucize! Develer ne zamandan beri kültürlü nüfusların uğradığı Rus kütüphanesine gelir olmuş?

 

Abay bu söz üzerine aniden dönüp baktı. 

 

Abay: Deve girse ne olmuş, deve bir yana, burada beyinsiz eşekler bile oturuyorlar ya! 

Devlet memurunun yüzünün rengi kaçtı ve kızardı. Ardından sesi kesildi. Onun yanındaki kadın, arkasına yaslanarak kahkaha atmaya başlamıştı.   

 

Abay: Merhaba Sergey Petroviç!

 

Kütüphaneci: İyi misiniz İbrahim Kunanbayeviç! Hoş geldiniz... Buyurun geçin!

 

Abay: Bana, “Russkiy Bestnik” dergisinin san sayısı lazımdı.

 

Мihaylov: “Russkiy Bestnik” üstteki rafta... İşte, alabilirsiniz. (ara). Sadece sormak istediğim şey, neden buna ihtiyaç duydunuz?

 

Abay: O dergide Tolstoy’un yeni bir romanı yayımlanmış, onu okumak istemiştim.

 

Мihaylov: Siz Tolstoy’u tanıyor muydunuz? Neden sadece onu istediniz?

 

Abay: Ben daha önce Tolstoy’u az okumuştum. Ama Rus halkının gerçekten bilge ve zeki bir adamı olduğunu duydum. İşte, o bilge adamın ne gibi öğütlerde bulunduğunu öğrenmek, anlamak istiyorum.   

 

Мihaylov: Ben sizi daha önceden de biliyordum. Dürüst olmak gerekirse bugün sizi burada görmek beni çok etkiledi. İbrahim Kunanbayeviç, bugüne kadar hangi kitapları ve dergileri okudunuz? Ben bunu çok merak ediyorum...

 

Abay: Ben genellikle bulduğum kitapları okurum... Bugüne dek Arap, Fars, Türk ve Doğu bilginlerini okumuştum... Şimdi de Rus ve Batı bilginlerini yakından tanısam,  sırdaş olsam diyorum.

 

Мihaylov: Evet, çok iyi. İbrahim Kunanbayeviç, izin verirseniz ben size büyük Rus ve Batılı filozofları, onların içinde Rus ve Avrupalı ​​şairler de dahil olmak üzere onların şiirleriyle nesirlerinden bahsetmek istiyorum. Onlar, Puşkin, Lermontov, Nekrasov, Tolstoy, Krılov, Dostayevskiy, Belinskiy, Goethe, Byron ...

 

Abay: Çok teşekkür ederim Evgeniy Petroviç! Beni ne muhteşem hazinelere götürüyorsunuz! Şimdi benim bütün dünyam değişiyor, doğum batı, batım doğuya dönüşüyor. 

 

Мihaylov: Ben teşekkür ederim İbrahim Kunanbayeviç! Sizin gibi bir arkadaşımı ben Puşkin’den başlayarak tanıştırmak istiyorum!

O anda sahnedeki ışıklar kararır ve Avrupaî kıyafetler giymiş bir adam belirir. Bu A.S. Puşkin’dir. Müzik çalınır.

 

Puşkin: Ah, kahramanım, oturuyormusun? 

 Yürüyüşten gelmiştim,

Başbaşa kalmak isterim

Seninle latife edelim ...

 

Abay: Aleksandr Sergeyeviç, bu gelen siz misiniz? Hakikaten, doğru mu söylüyorsunuz? Bu rüya mı, yoksa gerçek mi? 

 

Puşkin: Evet, evet, İbrahim Kunanbayeviç, bu benim. Canınıza yakın bulduğunuz arkadaşınızım ya. İbrahim Kunanbayeviç, benim bildiğim sizin şiirleriniz ne kadar lirik, ne kadar romantiktir. Muhteşem felsefi şiirlerdir. O sadece Doğu ve Asya felsefesi değil, aynı zamanda dünya felsefesidir...

 

Abay: Aleksandr Sergeyeviç, ben ne diyeceğimi bilemiyorum. Gözlerime inanamıyorum, kendime inanamıyorum... Siz... Siz benim en yakın, en sırdaş manevi dostumsunuz...

 

Puşkin: Doğru söylüyorsunuz, İbrahim Kunanbayeviç.  Bizler, muhtemelen Pegasus atının iki kanadıyızdır.

Bazıları şöyle dermiş... İkimizi buluşmamışlardır diye... Onlar gerçek dostluğun nereden başladığını nasıl bilebilirler ki...

 

Abay: Doğru söylüyorsunuz. Bizler, bizler dombranın iki teliyizdir. Size çok minnettarım.

 

Puşkin: İbrahim Kunanbayeviç, Rus edebiyatı size çok şey borçludur... Beni bir kenara koyduğunuzda, Lermontov ve Goethe’yi siz harika bir şekilde çevirmişsiniz.

 

Goethe’nin Wandеres Lied şiirinin Türkçesi okunur.

Dağ zirveleri şiiri

Abay: Karanlık gecede dağ zirveleri,

Uykuya dalar mışıl mışıl.

Vadileri sessizliğe bürüyüp

Gece çöker salınarak.

Toz çıkarmaz yol dahi,

Silkinemez yapraklar.

Dinlenirsin sen dahi,

Sabredersen birazcık.

 

Müzik ( Karanlık gecede dağ uyur) çalınıyor. Sahnede koro. 

 

Puşkin: Keşke bütün herkes bu uyum gücünü hissedebilseydi!

Bu durumda, nefret ve sevgi dolu bir dünyada,

Hiç kimse düşünmeden bu hayat ihtiyacını,

Sadece özgür sanat ışığı doldururdu gözleri!

Seçkinler azdır bizim gibi,

Aydan esinlenen,

Kahinlerin rahatından üstün gören derdini.

 

Abay: Mektubundan anladım her bir şeyi, 

Kiri yok, kusuru yok anlamları.

Gizlemeden gençlikle, inançla

Söylemiş dilin bütün tutkuları.

 

Puşkin: Ne kadar güzel bir edebi dil, inci gibi bir çeviri! İbrahim Kunanbayeviç... Muhteşem çevirmişsiniz. Bizim hayatımız da, şiirlerimiz de ne kadar birbirine benzemektedir...

 

Abay: Aleksandr Sergeyeviç, Siz... Sizin yazdığınız Tatyana, bugünlerde bütün Kazakların güzel bir kızına dönüşmüştür... Tatyana Kazakça ne güzel konuşuyor, bir bilseniz.

 

Sahne arkasından Tatyana görünür.O baloya gelmiştir.

Tatyana’nın şarkısı. Şarkı söylemeye başlar ve dağın zirvesinden kayan bulutlar gibi yukarı doğru hareket eder.

 

Abay: Bu bir şarkı değil, bu hayallerini, sitemini ve kederini dile getiren güzel bir kadının sözüdür. Tatyana, sitemini değil, kalbinin derinliklerinden alevlenen ateşli duygularını dile getiriyor. Ruhunu, inancını, gençlik münâcâtını gizli bir dua gibi  bir tek değerli bulduğu insan için söylediği kıymetli ifadelerdir. Aleksandr Sergeyeviç, sizin her bir şiiriniz “Tatyana’nın Mektubu” gibiyse bu gerçekten inanılmaz bir şeydir...

 

Tatyana: ...Yattıkça uykuya,

Dua ederdim korkuyla,

Beğenip beni halkına

Onaylardın katılıp...

Çöz kalbimin gizemini, 

Yoksa hepsi aldatma mı,

Genç yürek açıp kalbini,

İstemiştir ayı uzaklardaki.

... Ne olursa olsun, kendimi

Kederimle ettim size emanet.

Doldurup yaşa gözümü,

Esirge derim yalvararak...

 

Abay: On sekiz bin bu evrenin

Her nefesi güneştedir.

Benim gibi zavallının,

İradesi sendedir.

 

Tatyana: İbrahim Kunanbayeviç, ben eskiden sadece Rusya ve Avrupa’nın kahramanıydım... Şimdi senin sayenizde, Büyük Kazak Bozkırının sevgili bir hanımı oldum. Bunun için size minnettarım... Siz bugünlerde sadece Kazak halkının büyük bir şairi değil, bütün insanlığa ortak bir şahsiyetsiniz.

 

Abay: Ah be yavrum... Şeffaflıkla, bütün gerçekliğiyle ve kalbinin dürüstlüğüyle nefes alan Tatyana.

Vals başlıyor. Vals bittiğinde karanlık çöker. Müzik devam eder.

 

  1. SAHNE

 

Karanlık. Salıncağın yanında duran Abiş (Abdurahman’dır). Rüzgarla birlikte sallanan salıncağın gıcırtısı yüreğe korku salıyor gibidir... Abay yaklaşarak:

 

Abay: Seni dinliyorum, oğlum!  

 

Abdurahman: Söylemeye gücüm yok baba.

 

Abay: Neden? 

 

Abdurahman: Size acıyorum. Söyleyemem.

 

Abay: Bana acıyacaksa kaderim acısın. Sen acısan da elinden ne gelebilir ki?

 

Abiş salıncağın üzerine çıkmış.

 

Abdurahman: Acı çekeceksiniz!

 

Abay: Dayanırım, bekliyorum. Söyle, oğlum! 

 

Abay, salıncağı eskiden olduğu gibi, bebek Abiş’i beşiğinde salladığı gibi sallıyordu.

 

Abdurahman: Üzgünüm babacığım, ben artık bu dünyalık insan değilim. Ben ölüm cezasına çarptırılmış biriyim (ara).

 

Abay: Aman Tanrım, ne diyorsun?

 

Abdurahman: Ben verem hastasıyım. Hastalık kazandı, ölüyorum. (Ara). Adaletsiz bir dünya! Madem böyle olacaktı, neden getirdin bu dünyaya?.. Ölüm pişmanlık/üzücü değil, baba, yaşayamadığım günlerime yanarım. Emeğimin meyvelerini ülkeme getirmek istiyordum. Sevgili babam, verdiğin terbiyeye layık olmaya çalışacaktım. İşte, şimdi, bitmek üzeredir yolculuğum.

 

Abay: Karanlığa hapsolmuş ülkene ilim ışığını getirdiğin gün ben, verdiği emeklerinin karşılığını alan bir baba olmayı umuyordum. Yeni bir günün yıl kuşu olursun demiştim. Bütün umudum, bütün gücüm... Kanadım. Yavrumu bana bağışlamayan bir dünya, ne kadar zalimdin?

 

 Gördüğünle bildiğin,

Yüze gelen ihtiyardan çok.

Bizim için dertlenmen,

Hayal olup kaldı diye.

Yeni dönemin ışığıydın,

Ben eskinin kırıntısı.

Hayal dediğin acıdır,

Canımı yaktı, ihtiyardım.

Keder oldu yakıp geçti,

Güç verirdin, gerçekten.

Göze kamçı değmiş gibi,

Döküldü yaş sicim gibi.

 

Abiş salıncaktan cansız bir şekilde yere düşüverir.

 

Sevgili oğlu Abiş’i kaybedip kanatlarının kırıldığı bir dönemde içi kan ağlayan, yüreği param parça olan sevgili Abay! Abiş’in ölümü azmış gibi etrafını saran kalabalık itler de canını yaktılar ya...

 

Karanlıklar arkasından bir karaltı şeklinde görünen Orazbay:

 

Orazbay: Abay, sen sahra halkını iyice baştan çıkardın. Atalarının yolundan, din yolundan saptırdın. Sen Ruslara tapan, oldukça asi, yıkıcı ve ahlaksız bir insansın. Bizler şu Allah’ın evi olan camiye geliyoruz. Buradaki imama inanıyoruz, İslam yolundayız.

 

Abay: Söylemek istediğin bu kadar mı?

 

Orazbay: Sözümü bölme edepsiz. Sen, Abay, halka nasihatte bulunuyorum diuorsun. O nasihatlerini söylemeden önce, öncelikle kendi ağzını temizle!

 

Abay: Hey, Orazbay, senin kendin de kabasın, sözlerin de kaba, sopan da kabadır/kalındır. Fakat o kalınları nerede kullanacağını bilmediğin için zavallı bir durumdasın.

 

Orazbay: Hey, Abay! Sen de biliyorsun, biz göçebe halkız. Şimdiki dönem, göçebe halkın veda göçüdür! Bundan böyle yerimizde sahipsiz topraklar kalır ya da açlık kalır. Kazak halkı yok olacaktır. Vaftiz edilenlerin yanında dolaşarak siz de bir gün vaftiz edileceksinizdir. Bu ülkeye gelen felakettir. Ervahını sevdiğim Mönke Biy babam: Anlaşılmaz dilin olacaktır, Kararsız dinin olacaktır, dememiş miydi...

 

Abay: Hey, Orazbay! Bu dediğin zamane göçüdür. Bizden büyüklerimiz, ağabeylerimiz. Peşimizden yetişenler, kardeşlerimizdir. Ben, bilimle, sanatla, bir meslekle uğraşın diyorum. Benim suçum, gençlerin eğitim almasını istememdir. Sen ise hep milletin içindeki olumsuzluklarından bahsediyorsun, ben ise halkımın iyiliğinden bahsediyorum.

 

Orazbay: Hey, Abay! Bütün bunlar senin Ruslaşman yüzündendir... Allah seni lanetleyecektir. Seni çarpmazsa, senin neslini kurutacaktır. Tobıklı’nın iyi insanlarını hep rezil etmektesin! 

 

Abay: “İyi...”, “En iyiler...”, o “iyi” sen misin? Sen iyilikten nasibini bile almamış birisin. Halkı yönetmek de senin neyine?

 

Orazbay: Biliyorum, beni sen değil, halk seöecektir. 

 

Abay: Hayır... Seni halkım değil, mal varlığınla rüşvetlerin seçecektir. Yazık oluyor o iktidara/yönetime.... 

Yoksul kişi yamalanır, yamandığına sevinir; Kötü kişi yalvarır, yalvarmasıyla avunur. Yo-Yok... Boş duracak değilim... Söylerim... Ulaştırırım gereken yere... Gerekirse mektubunu yetkililere de gönderirim.

 

Orazbay: Sen yetkililerine ulaşana kadar ben de seni yok ederim! Size dememiş miydim, azılı düşman uzaklarda değil, yanı başınızda diye! O, şu Ibıray diye!.. Eller cesur olmadan yürekler cesaret bulamaz... Etimizden geçip, kemiklerimize kadar ulaşan kinimiz vardı. Atalarımızın ervahına emanet ettim. Acıma... Sakınma! Çekinme! Vur! Ölürse ölsün çürümüş yumurta, ölüm bulası!

 

Bunu söyler söylemez, Abay daha hareket etmeye kalkmadan birden darbeler altında kalmıştı. Kim olduğu belirsizdi. Demin gelen grubun içinde olanlardan bazıları, şimdi de Abay’ı darp ederek öldürmeye çalıştıklarını görüp kıyamayarak Abay’ın vucüdunu örterek onu korumak için kendilerini siper etmeye çalışmaktaydı.



 

Çeşitli sesler:

 - Al, sana, köpekoğlu! 

- Vur alnından! 

- Acıma kafire! 

-Dokunmayın! 

-Аrsızlar! Elleriniz kırılsın sizin! 

- Hey, Orazbay, kabir azabı çekersin, hayvan! 

-Dur!

-Kurtarın, yardım edin! 

- Durun! Ayrılın kardeşlerim! 

 

Çeşitli sesler: 

– Ah, sevgili ağabeyciğim...

– Eyvah, sevgili kardeşim! 

– Yoluna feda olayım, ağabeyciğim, kıymetlim!

– Kurbanın olayım, ağabeyciğim... diyen, sevgi dolu sözcüklerini bazen hep bir ağızdan, bazen birbirlerinin dediklerini destekleyerek dile getiriyorlar. 

 

Abay'ı döven haydutlar onun üzerine basarak geçiyor ve yavaş yavaş uzaklaşmaktaydı.

 

Abay: Geniş yurdum, Kazak’ım, şaşkın halkım 

Kör ustura ağzına düştü bıyığın.

Avurdunun biri yağ, biri kan oldu,

İyiyi kötüden ayıramadın.

  Ben gidiyorum, yo-yok, ben gideyim buralardan.

 

Aygerim: Efendim, ne olur, kendinize gelin. Şu sevgili oğlun Abiş’in eşi Mağış şimdi canını teslim etti. Seninle son bir kez konuşmak istemişti... Ne çare?!

 

Abay kanlar içinde kalan başını kaldırdı ve hüngür hüngür ağladı.

 

Abay: Böyle mi olacaktı?

Direğim benim, desteğim,

Şimdi kime dayanırım?

Ya Allah’ım!

 

Abay: Ölsem, toprak kabrim ayaz olmaz mı?

Keskin dilli, utangaç kız olmaz mı?

Aşk ve nefretle birlikte savaşmış;

Zavallı yüreğim kar, buz olmaz mı?

 

Abay: O zaman cevap veremem ben biçare,

Sana kolay gelebilir, dikkatle bak.

Sıradan bir kulum, gönlü yaralı.

Adalet mi bana, iki kez yanmak?

 

Derinden dal yüreğimin dibine,

Düşün ki bu adam tam bir muamma...

Çetin ve çileli yerde büyüdüm,

“Çokla” “tek” vuruştum, beni suçlama!

 

Müzik sesi yükselir. Sahnede pırıl pırıl parlayan yıldızlar. O yıldızların arasından yedi ülema gözükür.

 

Rudaki: Ne kadar hayat sürsen de bil kendin, 

Sonunda gelip çalacağın kapı, ölümdür. 

 

Ömer Hayyam: Bükülmüş bir iplik gibi kısa ömürde,

Başka hiçbir yolun olmadığını bilirim. 

 

Abay: Beni mi çağırmıştınız? 

 

Fuzûlî:  Evet, öyledir Abay. 

 

Konfüçyüs: Senin artık başka bir hayatın başladı. İlmin, düşüncelerin, şiirlerin ise... Bundan böyle onlar, insanlığın değerli hazinesidir.

 

Kaşgari: Sen artık bizimle birliktesin. 

 

El-Fârâbî: Birçok insan bu yalan dünyaya gelir gider, arkasında bir nesil bırakır. Ölmeyecek olanlar ise ancak ulemalardır. Onların yeri gökyüzünün en güzel köşesindedir...

 

Abay: Ya, mavi gök! Allah’ın kudreti/gücü! Yadırgamadan, yabancı olarak görmeden, beni kollarına al!

 

(Müzik sesi gittikçe yükselir)



 

SON